Osmanlı’da Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımları ve Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı...

26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’dan çarpıcı araştırma...

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 26. Genelkurmay Başkanı, araştırmacı-yazar İlker Başbuğ, 2024 yılında yayımlanan “Biz Türk Milliyetçisiyiz” isimli kitabında, Türk milliyetçiliğinin önde gelen üç isminin Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve Ahmet Ağaoğlu olduğunu söylüyor.

Bugünkü söyleşimize 1876 yılında Rusya’nın Simbirsk kentinde doğan Yusuf Akçura’nın, “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli eserini ele alarak başlayacağız.

★★★

UĞUR DÜNDAR (U.D.): Sayın Başbuğ, Akçura’nın bu çok önemli eseri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

İLKER BAŞBUĞ (İ.B.): Akçura, Harp Okulu’ndan biraz problemli şekilde subay olarak mezun oldu ve daha sonra Paris’e giderek Sorbonne Üniversitesi’nde dört yıl hukuk ve siyaset okudu.

Sorbonne’da Osmanlı kurumları üzerine bir bitirme tezi yazdı. Tezi, Osmanlı kimliği ve devlet ile kimlik arasındaki ilişki üzerineydi. İşte bu yazdığı tez, makale olarak Nisan-Mayıs 1904 arasında Kahire’de, “Türk” isimli gazetede yayımlandı.

Akçura yazısında üç kimlik biçimini ele alıyordu. Bunlar; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük idi. Akçura’nın amacı, Osmanlı Devleti’ne güç kazandırmaktı.

(U.D.): Osmanlıcılık nasıl tanımlanıyordu?

(İ.B.): Osmanlıcılık, Tanzimat döneminde Osmanlı hükümetinin güttüğü bir hedefti. Bu görüşe göre din ve etnik aidiyet artık devlet ile tebaası (uyrukları) için zorunlu görülmüyordu.

Bu görüş 1876 Anayasası’na yansımıştır. Osmanlı tebaalığı/uyrukluğu Anayasa’da şöyle yer almıştı:

“Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde (vatandaşlığında) bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise olsun Osmanlı tabir olunur.”

Bu madde ile Osmanlı Devleti uyruğu olan herkese ırk, din ve mezhep farkı gözetilmeksizin “Osmanlı” ismi veriliyordu. Yani, “Osmanlı”, Osmanlı Devleti’nin milletine verilen isimdi.

(U.D.): Çok ilginç. Peki, Osmanlıcılık düşüncesi ne zamana kadar geçerliliğini korudu?

(İ.B.): 1876–1878 Osmanlı–Rus Savaşı’nın sonunda Balkanlar’da milliyetçilik akımlarının başlaması bu düşünceyi rafa kaldırdı. Benzer durum Avrupa’da da yaşandı. 1870’te Fransa’nın Almanya’ya yenilmesi ırka dayanan yeni bir milliyetçilik anlayışının doğmasına neden oldu.

(U.D.): Peki, İslamcılık düşüncesinin hâkim olduğu dönemi nasıl tanımlayabiliriz?

(İ.B.): İslamcılık düşüncesi özellikle II. Abdülhamid döneminde öne çıktı. Karşı karşıya kalınan toprak kayıpları sonucunda, İmparatorlukta Müslümanlar artık çoğunluğa sahipti. Osmanlı nüfusu dini açıdan daha homojen hale geliyordu. Abdülhamid ayrıca halifelik makamı üzerinden dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar ile tam bir bağ kurarak, İmparatorluğa güç kazandırmayı hesaplıyordu. Bu nedenlerle, Abdülhamid, Müslümanların ortak inancına dayanan bir yeni siyasal dayanışma yaratmaya çalıştı. Ancak aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu tebaası olan özellikle Arap Müslüman topluluklar da dışarıdan yönlendirilerek aslında kendi milliyetçi hareketlerinin içine girişmişlerdi.

Neticede; Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşamına uluslararası denge getirmeye çalışarak ve konjonktürel şartlardan da faydalanarak devam etmesini sağlamaya uğraştı. Ancak, en büyük toprak kayıpları da onun döneminde oldu.

(U.D.): Türkçülük akımını asıl tetikleyen olay ne oldu?

(İ.B.): Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli eseri 1911’de İstanbul’da yayımlandı. Türk Ocakları da 3 Temmuz 1911’de kurulmuştu. Akçura kurucu kadronun içerisindeydi.

Akçura, Osmanlı siyasetçilerine “Türkçülüğü” seçmelerini öneriyordu. Avantajlarını ve sakıncalarını da ortaya koyuyordu. Türk Ocakları, imparatorluk içinde değişik etnik grupların kendi ulusal devletlerini kurmayı sürdürürken, halka gerçekte kendilerinin Türk olduklarını belirtmek ve onları bir “kültür bağında” birleştirmeyi savunuyordu.

Balkan Savaşları Osmanlı İmparatorluğu’nun 8 Ekim 1912 - 10 Ağustos 1913 arasında Balkanlar’daki dört devlete karşı yaptığı savaşlardır.

Balkan Savaşları’nda yaşanan facialar, Türklerin milli şuuru üzerinde önemli rol oynadı. Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun ciddi toprak kayıplarına uğraması ve bunun sonucu olarak da Balkanlar’dan gelen göçler, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusunu daha homojen hale getirmişti. Bu nedenle; Türk milliyetçiliği 1912-1918 yılları arasında parlak bir dönem yaşadı.

Ancak 1. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanılanlar “Osmanlıcılık” ve “Türkçülük” düşüncelerinin güç kaybetmesine neden oldu.

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı sonucundaki ağır yenilgisi ve 31 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması, Türkçülük akımından beslenen umutları da söndürmüştü.

Ancak şu nokta iyi anlaşılmalıdır: Akçura, Ağaoğlu ve özellikle Ziya Gökalp’in asıl kaygıları esas olarak Türkistan’da değil, kendi ülkelerinde meydana gelen gelişmelerle ilgiliydi. Gökalp bu nedenle bir yerlerden kendi ülkesi için güç bulmaya çalışıyordu.

(U.D.): Neticede, Osmanlıcılık Balkanlar’da milliyetçilik akımının başlaması, İslamcılık II. Abdülhamid döneminde yaşanan toprak kayıpları ve Türkçülük ise 1. Dünya Savaşı’nda yaşanan ağır yenilgiler sonunda gücünü ve etkinliğini kaybetti.

Peki, bütün bu süreçlerde M. Kemal Atatürk’ü nereye koyuyorsunuz?

(İ.B.): Atatürk, 1912-1918 yılları arasında en parlak dönemini yaşayan milliyetçi düşünce hareketlerinin içinde yer almıştı. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Ziya Gökalp ile olan yakınlığı daha sonra da devam edecektir.

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasından önce kafasında farklı bir milliyetçilik düşüncesi şekillenmeye başlamıştı. Aslında bu düşüncesi Ziya Gökalp’in muasırlaşma/çağdaşlaşma düşüncesi idi. Biliyorsunuz, Gökalp; “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” diye bilinen üçlü sentezi ortaya koymuştu. 1. Dünya Savaşı sonunda; Türkleşmek ve İslamlaşmak geçerliliğini yitirmişti. Geriye; “muasırlaşma/çağdaşlaşma” kalmıştı.

Yusuf Akçura; “Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük” düşüncelerini savunmuştu. 1925 yılına gelindiğinde, Akçura’nın da düşüncelerinin değiştiği görülmektedir.

“Çağdaş/medeni” devleti savunuyordu. Ona göre; çağdaş devlet özgürlükçü, halk egemenliğine dayanan ve ekonomik bir devletti.

(U.D.): Çağdaşlaşmayı nasıl tanımlamak gerekir?

(İ.B.): Değerli tarihçi Halil İnalcık, çağdaşlaşmayı iki noktaya dayandırmaktadır. Bunlar; toplumda “aklın hakim olması” ve “fikir hürriyeti”dir.

Düşünür; Filibeli Ahmed Hilmi de “düşünce ve ifade hürriyetini” çağdaşlaşmanın ön koşulu olarak kabul etmekteydi.

(U.D.): Atatürk’ün “Türk Milliyetçiliği” düşüncesini nasıl tanımlarsınız?

(İ.B.): Atatürk; “bütünleştirici” milliyetçilik anlayışını savunmuştur. Bu ise “vatandaşlığa dayalı milliyetçilik” yaklaşımıdır. Kişinin kendisini bir ülkenin vatandaşı olarak görmesi yeterlidir. Vatandaşlık kavramında, din, ırk, mezhep gibi farklılıkların yok sayıldığı mutlak bir “eşitlik” vardır. Atatürk bu düşünceden hareket ederek, Medeni Bilgiler Kitabı’nda kendi el yazısı ile Türk milletini şöyle tanımlamıştır:

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir.”