İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile diğer belediyecilerin tutuklanmalarıyla başlayan süreçte, ters kelepçe vurularak gözaltına alınan, sonra da tutuklanan üniversite öğrencilerine yapılan kötü muamele örneklerini okurken, öğrenciliğimde yaşadığım bir gözaltı olayını hatırladım.
★★★
Yıl 1962...
İstanbul Üniversitesi bahçesindeki “Atatürk ve Gençlik” anıtının çevresinde toplanarak, giriş sınavlarındaki yanlış uygulamaları nedeniyle üniversite yönetimini protesto eden konuşmalar yapıyoruz.
Ateşli konuşmacılardan biri de benim.
Bir gün, iki gün... Derken kalabalık giderek artıyor...
Bu arada bir şey dikkatimi çekiyor. Biz konuşurken yaşını başını almış biri, elinde ayva, omzunu aydınlatma direklerinden birine yaslayarak sürekli bizi izliyor. Ben onun öğrenci velisi olduğu zannıyla yanına gidip “Sen kimsin, neden bizi izliyorsun?” diye sorma ihtiyacını duymuyorum. Arkadaşlar da duymuyorlar...
★★★
Neyse bir eylem günü sonunda evlerimize gitmek üzere dağılırken, üniversitenin Vezneciler’e açılan kapısında, ayva yiyen adam koluma girerek polis kimliğini gösteriyor ve “Haydi bakalım Sansaryan Han’a gidiyoruz” diyor.
“Sansaryan Han” sözcüklerini duyunca bir an için irkilip içimden “Eyvah, şimdi ayvayı ben yedim!” diyorum. Çünkü işkenceleriyle ünlü o handa İstanbul Emniyet Müdürlüğü görev yapıyor.
Biraz ileride bekleyen iki kapılı bir cipin arka koltuğuna beni oturtuyor, kendisi de sağ ön koltuğa geçiyor ve yola koyuluyoruz. (Kelepçe de vurmuyor.)
★★★
Sansaryan Han’da doğruca en üst kata çıkıyoruz. Çünkü orası siyasi polise, diğer deyişle 1. Şube’ye tahsis edilmiş durumda. (O tarihte terör olmadığı için Terörle Mücadele Şubesi de henüz kurulmuş değil...)
Girişte nöbetçi ekibin çalıştığı sağdaki odaya girip “Emaneti getirdim” diyor ve gidiyor.
İfademin alınmasını bekliyorum ama polisler hiç de oralı olmuyorlar!
Bir süre sonra kapı açılıyor ve odaya papyonlu biri giriyor. Hepsi ayağa kalkıp “Buyurun müdürüm” diyorlar. Müdür cüzdanından 2,5 liralık bir banknot çıkarıyor ve şu talimatı veriyor:
“Üniversiteli gencimize köfte ekmek alın. Benim makam odamdaki koltuğa çarşaf bıraktım. Onu serersiniz ve genç orada uyur...”
★★★
Bir an için şaka yaptığını sandığım müdür gittikten sonra “İfademi almayacak mısınız? Beni burada ne kadar tutacaksınız? Suçumu öğrenmek istiyorum...” diye soruyorum.
Gülüyorlar...
İçlerinde en kıdemli olduğunu düşündüren, saçına aklar düşmüş babacan tavırlı biri “Senin suçun yok. Kimseye zarar vermeden protesto eylemi yapmak Anayasal bir hak. Bizim seni almamızın nedeni etkileyici hitabetin. Eğer seni oradan bir süre uzak tutarsak diğerleri dağılır diye düşündük. O nedenle ifadeni bile almayacağız” diyor.
Uzatmayayım. Köfte ekmeğimiz geliyor. Karınlarını kaşarlı sandviçle doyuran nöbetçiler bir süre sonra kendi aralarında kağıt oynamaya başlıyorlar. Ben de tabela tutuyorum. Saatler ilerleyince birisi beni alıp müdürün odasına götürüyor. Çarşafı uzun maroken koltuğa serip “İyi geceler” dedikten sonra gidiyor.
★★★
Koltuk çok rahat. Ama gözümü uyku tutmuyor. Kalkıp nöbetçilerin bulunduğu odaya gidiyorum. Bir de ne göreyim, hepsi masalara uzanmış kestiriyorlar.
Düşünün, gözaltına aldıkları nezaretteki öğrenci maroken koltukta yatıyor, polisler ise tahta masalarda!..
Bir de günümüzdeki gözaltı uygulamalarını gözünüzün önüne getirin.
Nereden nereye değil mi?..
Emniyet teşkilatı bildim bileli sahipsizdir. Polisin kaderi iktidardaki siyasetçilerin iki dudağı arasındadır. Siyasetçinin isteğini yerine getirmeyen polis, sürüm sürüm süründürülür.
(Nezaretten çıkınca öğrendim ki benim gözaltına alındığım sırada İstanbul Emniyet Müdürü daha sonra CHP’den siyasete atılan ve efsanevi politikacılardan biri haline gelen merhum Necdet Uğur’muş...)
Polisimizin bir an önce özlük hakları güvencesine kavuşturulmasını ve kaderinin siyasilerin iki dudağı arasına sıkışmaktan kurtarılmasını diliyorum...