Orgeneral İlker Başbuğ’dan tarihe ışık tutan tespitler: Süleyman Demirel Kıbrıs’taki 12 bin Yunan askerini nasıl geri çektirdi

26 Eylül 2020 Sözcü

İlker Başbuğ, 1967 yılında Yunanistan'la yaşanan Kıbrıs krizini ve dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'in diplomasi zaferini anlattı

Türkiye'yi yönetenlerin bu olaylardan ders çıkarması gerektiğini belirtti, “Milli konularda siyasi liderler arasında iş birliği olmalı” dedi

Sevgili okurlarım;

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 26.Genelkurmay Başkanı, emekli Orgeneral İlker Başbuğ ile yaptığımız ve 10-11 Eylül günleri bu köşede yayımlanan söyleşilerimizde, Yunanistan'ın nasıl bağımsız olduğuna değinmiş, ayrıca Türk-Yunan ilişkilerinin dünü ve bugünü ile iki ülke arasındaki olan sorunları ve yapılması gerekenleri ele almıştık…

Türk-Yunan ilişkileri denildiğinde elbette akla hemen Kıbrıs sorunu geliyor.

Bu sorunun adanın İngiltere'nin yönetiminde olduğu 1931 yılı sonbaharında başladığını biliyoruz. Kıbrıslı Rumlar, Londra'da Enosis, yani adanın Yunanistan'a ilhak edilmesini istediler. İstekleri gerçekleşmeyince de Kıbrıs'ta ayaklanma hareketleri başlattılar. Kanlı olaylar 1974'te gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı'na kadar devam etti.

Ayaklanmalardan biri de 15 Kasım 1967'de patlak verdi.

★★★

UĞUR DÜNDAR (U.D.): Sayın Başbuğ, bugünkü söyleşimizde “1967 Krizi” üzerinde durmak istiyorum. O tarihlerde merhum Süleyman Demirel başbakan idi. Olayların nasıl çıktığını anlatır mısınız?

DEMİREL'DEN YUNANİSTAN LİDERİNE TARİHİ CEVAP

İLKER BAŞBUĞ (İ.B.): 21 Nisan 1967'de Yunanistan'da darbe olmuş, “Albaylar Cuntası” yönetime el koymuştu. ABD, bu yönetim değişikliğini bir fırsat olarak gördü. ABD'nin isteğiyle iki ülkenin başbakanları eylül ayında Keşan ve Dedeağaç'ta iki kez bir araya geldi.

Yunan Başbakanı Konstantinos Kollias, Demirel'e şöyle dedi:

“Türkiye ile Yunanistan arasındaki mesele Kıbrıs'tır. Bu meseleyi çözelim. Ada'nın nüfusunun yüzde 80'i Rum'dur. Kıbrıs Yunanistan'a bırakılmalıdır!..”

Demirel hiç düşünmeden şu cevabı verdi:

“Kıbrıs Adası Türkiye'ye 40 mildir. Ada üzerinde Türkler ve Rumlar vardır. Bunlar iki ayrı millettir. Bunların bir arada yaşayamayacağı görülmüştür. Türkiye'de Rumlar vardır. Bunlar rahattır ve zengindir. Yunanistan'da Türkler vardır. Bunlar büyük sıkıntılar içindedir. Binaenaleyh Türk idaresinde Rum azınlığı daha mutludur. Ayrıca, ada hiçbir zaman Yunan adası da olmamıştır. Adanın Türkiye'ye bırakılmasıyla ki doğrusu da budur, bu sorun ortadan kalkar!..”

Tabii, bu toplantıdan hiçbir sonuç beklenemezdi.

CIA tarafından desteklenen Yunanistan'daki “Albaylar Cuntası”, içeride Yunan halkından destek bulabilmek için bir dış politika başarısına ihtiyaç duyuyordu. Cunta lideri olan Albay Papadopulos da bu konuda, EOKA lideri Grivas'a güveniyordu.

1967'deki “Kıbrıs Krizi” 15 Kasım'da başladı. Rum Milli Muhafız Ordusu, adadaki Geçitkale ve Boğaziçi köylerine çok yoğun saldırılarda bulundu.

Gelişmelerden endişe duyan TBMM, 17 Kasım'da yapılan gizli oturumda, hükümete TSK'nın Türkiye dışında kullanılması yetkisini verdi. Bunun üzerine Bolu'daki Komando Tugayı Mersin'e hareket etti.

Süleyman Demirel

‘İNÖNÜ BÜYÜK ADAMDI SÖZLERİ KİLİT GİBİYDİ'

Şimdi burada değinmek istediğim önemli bir nokta var: Başbakan Demirel, askerlerden aldığı bilgiler çerçevesinde Kıbrıs'a çıkarma yapmak için yeterli askeri imkan ve kabiliyetlere sahip olunmadığını görüyor. Ancak, askerler, ticaret gemilerinin kullanılmasıyla bu harekatın yapılabileceğini Demirel'e söylüyor. Demirel durumdan emin olmayınca ana muhalefet lideri İsmet İnönü ile konuşmaya karar veriyor. İki lider buluşuyorlar. Demirel, İnönü'ye çıkarmaya hazırız, diyor. İnönü ise  “Bizim ordu deniz geçen bir harekat yapmamıştır. Türkiye'nin başarısızlığı Kıbrıs'ın kaybı demektir. Onun için amfibi harekat emrini vermeden önce çok dikkatli olun” diyor.

(U.D.): İki liderin bir araya gelerek “milli” bir konuyu baş başa görüşmesi çok önemli. Peki, Demirel daha sonra neye karar veriyor?

(İ.B.): Demirel, İnönü ile yaptığı konuşmayı daha sonra şöyle değerlendiriyor:

“İnönü'nün sözleri kilit gibiydi. Bununla biz kavgalı idik ama bu adam büyük adamdı…”

O tarihte Türk Ordusu'nda 150 adet paraşüt, 6 helikopter, 6 kargo uçağı ve 2 de çıkarma gemisi var. Demirel, bunlarla başarılı bir çıkarma yapılamayacağına karar veriyor.

Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'e “Sen bu işi diplomatik yollarla hallet” diyor.

(U.D.): Yürütülen diplomasinin ana hedefini de anlatır mısınız?

(İ.B.): Rum Milli Muhafızlarının saldırılarının durması ve Yunanistan'ın 16 Ağustos 1960 tarihli Lefkoşa İttifak Antlaşması'nı ihlal ederek Kıbrıs'a getirdiği 12 bin Yunan askerinin teçhizatlarıyla birlikte Ada'dan geri gönderilmesi diplomasinin ana hedefi idi. Çünkü İttifak Antlaşması'na göre Yunanistan'ın adada bulunduracağı asker sayısı 950 ile sınırlıydı.

18 Kasım'da Türk jetleri Kıbrıs üzerinde ihtar uçuşu yapıyor. Türkiye, ne olursa olsun müdahaleye hazırım, diyor. Aynı anda Yunanistan'a bir ültimatom vererek adadaki 12 bin Yunan askerinin derhal geri çekilmesini ve Türk toplumunun güvenliğinin sağlanmasını istiyor.

(U.D.): Yapılanlardan Demirel'in askeri müdahaleyi pek düşünmediği, ancak bunu hiç belli etmeyerek, müdahale konusunda kararlı olduğu izlenimini verip, olayı askeri gücü arkasına alan diploması ile çözmeye çalıştığı sonucunu çıkarıyoruz.

(İ.B.): Evet çok doğru. Demirel bu uygulamada başarılı oluyor. Karşısındakiler onun sözlerinin arkasında kararlılıkla duracağına inanıyorlar. Çünkü o güveni vermiş.

Bunun üzerine ABD hemen devreye giriyor. Eski Bakan Cyrus Vance, özel uçakla Ankara'ya geliyor. Demirel, Vance'e adadaki 12 bin Yunan askerinin hepsinin adadan çıkarılmasını istediğini söylüyor. Vance, “Bana iki gün müsaade edin” diyerek ayrılıyor.

Sonra tekrar Ankara'ya geliyor. Dışişleri Bakanı Çağlayangil ile görüşüyor.

İlker Başbuğ

ÇAĞLAYANGİL'DEN ABD”Lİ YETKİLİYE 45 GÜNLÜK SÜRE

Çağlayangil, Demirel'in ağır topu. Ağırlığı olan, sözleri herkes tarafından ciddiye alınan bir devlet adamı. Türk Dışişleri Bakanlığı'na gelmiş en güçlü bakanlardan biri. Vance'e şöyle diyor:

“Krizin böyle vahim bir anında, Türk hükümeti Kıbrıs'taki soydaşlarımızı korumayacak duruma düşerse, bunun Türk toplumunda yaratacağı zarar, savaştan çok daha ağır olacaktır. Eğer, Türk halkı ordusuna ve hükümetine güvenini kaybederse, ülke anarşiye sürüklenir. Yunanistan'ın askerlerini üç ay içinde çekme ve Türkiye'den de adanın silahsızlandırılması isteğini, kesinlikle kabul etmeyiz. Bu mevcut antlaşmalara aykırıdır.

Türkiye'nin net talebi, Ada'daki 12 bin Yunan askerinin üç ay değil 45 gün içinde geri çekilmesidir.”

Ankara'daki ABD Büyükelçisi Parker Hart, Washington'a gönderdiği telgrafta, Çağlayangil'in son derece kibirli ve net davrandığını yazdı. Çağlayangil'in bu tavrı karşısında ABD, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahaleyi göze aldığına inanmıştı.

Yunan hükümeti sonunda bu teklifi kabul etti. Yunanistan hemen askerlerini çekmeye başladı. Kriz, kan dökülmeden çözülmüştü.

(U.D.): Yaşanılan bu olayda, Türk hükümetinin özellikle siyasi liderlerinin kararlı ve inandırıcı tutumları karşısında Yunanistan'ın Türkiye'nin teklifini kabul etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Sorun, diplomasinin başarısı ile çözülüyor.

(İ.B.): Evet. Ancak burada iki önemli husus daha var. Demirel ve Çağlayangil, o andaki uluslararası şartları da çok iyi görüyor ve bunları uyguladıkları diplomaside de başarı ile kullanıyorlar.

Birincisi: Sovyetler, Kıbrıs'ta 1964'teki olaylar esnasında takındıkları tutumdan daha yumuşak tepki gösteriyor. Çünkü, Yunanistan'daki cunta, ABD'nin güdümünde!.. İkincisi: Makarios ile Atina arasında bir kopuş var. Makarios da EOKA lideri Grivas ile onun denetimindeki Yunan askerlerinin adadan çekilmesini istiyor. Şartlar adeta, bu diplomasinin uygulanmasında Türkiye ile Sovyetler ve Makarios arasında bir anlaşma havasının doğmasına ortam hazırlıyor.

DEMİREL'İN DIŞ POLİTİKASI GERÇEKÇİLİĞE DAYANIRDI

(U.D.): Konu açılmışken, Demirel'in dış politikaya nasıl baktığına ve nasıl uyguladığına da kısaca değinebilir miyiz?

(İ.B.): Demirel Başbakan olmadan önce, 5 Haziran 1964 tarihli ünlü “Johnson Mektubu” Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde ciddi gerilimlere neden olmuştu.

Demirel dış politikada “gerçekçiliği” esas almıştır. Türkiye'nin uluslararası arenadaki ilişkilerini -temkini elden bırakmayarak-  çok taraflı ilişkilere dönüştürmeye çalışmıştır.

Arap dünyasıyla başlatılan ilişkiler, Türkiye'nin İslam Konferansı'na üyeliğiyle sonuçlanmıştır.

Bilinen komünizm karşıtlığına rağmen, Sovyetler Birliği'yle pragmatik ilişkiler geliştirmiş, Sovyet Başbakanı Aleksi Kosigin'i Türkiye'de ağırlamış, kendisi de Sovyetler Birliği'ni ziyaret etmiştir. İskenderun'da kurulan demir-çelik fabrikası, Sovyet mali ve teknik desteğiyle yapılmıştır.

TÜRKİYE'DE BULUNAN ABD ÜS VE TESİSLERİNİ KAPATTI

Bu arada, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri de geliştirmeye çalışmıştır. Ancak gerektiğinde çok ciddi ve kararlı adımlar atmaktan da kaçınmamıştır.

Örneğin askerler tarafından 12 Mart 1971 Muhtırası'nın verilmesinden önce, ABD yönetimi Demirel'den haşhaş ekiminin yasaklanmasını istemiş, Demirel bu isteği reddetmiştir. Dışişleri Bakanı Çağlayangil'e göre haşhaş yasağının kabul edilmemesi, hükümetin 12 Mart Muhtırası ile düşürülmesini hızlandırmıştı.

Demirel, yine Başbakan olduktan sonra ABD'nin Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Türkiye'ye karşı aldığı ambargo kararının kaldırılmasına çalışmış, ancak başarı elde edemeyince de 25 Temmuz 1975 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesiyle, Türkiye'de sayıları 21'i bulan ABD üs ve tesislerini kapatma kararını almaktan da çekinmemiştir.

MİLLİ MENFAATLERİMİZ İÇİN ABD'YE KARŞI ÇIKAN LİDERDİ

Demirel elbette Batı'dan yana olan bir siyasetçiydi. Ama Türkiye'nin milli menfaatleri söz konusu olduğunda, özellikle ABD'ye en çok karşı çıkan liderlerden birisiydi.

8 Ocak 1980 günü ABD Dışişleri Bakan Yardımcılarından M. Nimmetz Ankara'ya geldi. Geliş amacı ABD ile Savunma ve İş Birliği Antlaşması'na son şeklini vermekti. ABD, Türkiye'deki üsleri ABD Çevik Kuvveti'nin kullanabilmesini istiyordu. Türk hükümetinin cevabı ise şöyle olmuştu:

“Türkiye'deki üsleri bizim iznimiz olmadan başka amaçlar için (Çevik Kuvvet) kullanamazsınız.”

Böylece Türkiye, “Carter Doktrini”ne ilk zorluğu çıkarmıştı.

Belki en son olarak şunu hatırlatabiliriz: Demirel, ABD'nin Nisan 1980'de İran'a yönelik ambargo uygulanması talebine de olumsuz cevap vermişti. Ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile Demirel, bir kere daha iktidardan uzaklaştırılmıştı.

1967 OLAYLARINDAN DERS ALINMALI

(U.D.): Söyleşiyi 1967'de yaşanılanların genel bir değerlendirmesi ile kapatalım. Neler söylemek istersiniz?

(İ.B.): 1967 yılındaki kriz, diplomasinin başarılı olarak uygulanılması ile çözülmüştür.

1967 olaylarından çıkarılan önemli ders, Türkiye'yi yönetenlerin, Kıbrıs'a askeri müdahale için gerekli araç ve gereçlere sahip olunmadığını görmeleridir. Demirel eksikliklerin acilen giderilmesi için tüm tedbirleri aldırıyor. Bu olmasaydı, Ecevit, 1974'teki başarılı harekat için gerekli imkanlara kavuşamayacaktı.

Diğer bir nokta ise dar politik çekişmelerin yerine, milli konularda siyasi liderler arasında iş birliğinin öne çıkmasıdır. Demirel, hem devlette devamlılığın hem de tecrübenin önemli olduğunu görerek İnönü'ye başvurmuştur. Belki de böylece, yanlış askeri verilerle sorunlu bir harekatın yapılması önlenmiştir.

– 1967 olaylarından çıkarılan diğer bir önemli sonuç ise Kıbrıslı Türklerin oradaki yaşamlarının artık hukuksal bir çerçeveye oturtulmasının zorunlu olduğunun görülmesidir.

Türkiye doğru ve cesur bir karar almıştır.

28 Aralık 1967 günü “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi” (KGTY) ilan edilmiştir. Dr. Fazıl Küçük, KGTY'nin Başkanı, Rauf Denktaş da Başkan Yardımcısı olmuştur.


Facebook Twitter Friendfeed